Saturday, August 19, 2017

bir yaz günü rüyası

Sabahın 8.30 unda Ankara havalarıyla uyanmayı hiç aklımdan geçirmiyordum ama iki gündür bu böyle , son ses. Futbol turnuvasına hepimiz dahiliz: 1-0 yenik. Yok, yok.  Kendime söz verdigim gibi olumlu düşüncelerim olumsuzların yerini alacak. Öyleyse açıyorum kollarımı, parmaklarım küt küt hoppa! dönü dönüveriyorum etrafımda. Esniyorum büklüm büklüm. Hoppa, tırınım tırınım güvercin uçuveriyor kaldıramıyor sonrasında kollarını. Bana müsade deyip mutfağa kahve suyu koymaya gidiyorum. Yazın kahvaltı hiç çekilmiyor.   İki sabahtır ne hazırlasam telaşesi yok. Yalnızım dostlarım yalnızım yalnız.(roman havasına geçiliyor bu kısımda)

Rodos'tan döner dönmez bizimkiler Bolu'ya patates hasadına gittiler. Öyle sözleşmişlerdi. Bense tatile yeni çıkmışım gibi daha az uyuyup daha çok film/ kitap kampına soktum kendimi.  Balkon sineması efil efil açtı kapılarını. Biraz da çay, mis. Kampüs çok sessiz, güvercinler bile tatile çıkmış gibi. Zamanın telaşesi Adada kendini nasıl 0 kmye aldıysa burada da öyle devam etsin istiyorum. Sabahla akşam arasında ufacık bile olsa zaman  hesaplamasına  düşmeden, en çok ne yapmayı istiyorsam başına çöktüm. Film izlemeyi çok özlemişim. Halının üzerine uzanıp kendimi tam da merkeze alıp gözlerim tavanda saatlerce düşünmeyi, dinlemeyi, düşünmeyi,  düşlemeyi...

Birbirinden alakasız, istediğimle uzaktan yakından ilişkisi olmayan ama du bi bakayım!la sonunu getirdiğim, sevdiğim filmler oldu. Breakfast on Pluto,  Saygideğer Vatandaş, The Girl without Hands, it is only the end of the world, Longway North, White night wedding ve Heima...

Yeni bir kitaba başladım ama aklım  hala Büyücü de. Hala hıçkıra hıçkıra  ağlayasım geliyor. Yordu. Serseme çevirdi, birden kocaman dalgalar arasında kalmışım gibi. Şimdi uzaktan Urfe'nin kanatlarının üzerinden gerçeğe gülümsediğini görüyorum.  Bi içime atmadığım bu kalmıştı.

Neyse bi çay daha ikram edeyim kendime.




Tuesday, August 1, 2017

çivit mavisinde



 Sinop
Temmuz'17

bir telaşı olmasın günümün istiyorum. dalgalar gibi kabarsa bile, gölgede kalıp renk değiştirse bile sakin sakin yol alabilmeliyim istiyorum.  üç renkle anlatabilecek kadar az olmak anlayabilecek kadar yakın olmak istiyorum. keyfimin kahyalığı değil ama aceleye gelmiş bir özen içinde olmak istemiyorum. şimdi o harika günü bitiriken sakin sakin geçen beyaz yelkeni düşlüyorum.

kırmızı yusufcuk





akşamüstü birdenbire gelivermiş esintiye direnen yusufcuk gibi. Direnirsen istediğine veyahut istemediğine, neden olmasın gibi. altın ışıltılarında ikindinin yusufcuk şarkısı söylemek gibi..

Tuesday, July 11, 2017

ilkbahar











film sandığından çıkanlar. 
kodak fılm
Mart, Nisan
Ankara'17
şuradan bakınca -olursa- seneye hangi bahçenin ilkbaharından bakacağız diye kocaman bir merak içerisine giriyorum. hangi oyunları tutturacağımızı birlikte, hangi kitabın sayfalarında saatlerce kalacağımızı. özgür oluşunu seviyorum. saatlerce izleyebilirim seni, sıkıldığın ve sevindiğin o en doruk noktayı. sevecek misin sonra benim gibi gezmeyi? hala ümitliyim.  hangi yoldan gidersek iri, mor böğürtlenlere ulaşırız mı olur en büyük derdimiz, sevincimiz ya da beklediğimiz uçaklar, otobüsler, arabalar mı? neye aynı anda güleriz ki acaba? bir liste tutmalı.seni düşündükçe çoğalıyorum. özgür oluşunu, ben yokken de kendine bakabilmeni çok seviyorum ama çok özlüyorum, çok özlüyorum. kaldı 5.

Sevgi Ana Gözleme Evi







heybetli vişne ağacı altında akşamı ettiğimiz günler.
Ankara'17

Saturday, July 8, 2017

ilk ışık







sabahları erken kalktığımda -yani güneşle- pırıl pırıl  gökyüzünü, kırlangıçların adeta gövde gözterisine dönüştürdükleri uçuşlarını izlemeyi; nefes aldıkça aldıran serin havanın ışıltılı gölgesinde kitap okumayı seviyorum. gölgelerin güneşle yükselmesi, rüzgara göre şekillenmesi yaz sabahından bekleyebileceğim en güzel şeylerdenmiş. çünkü en tatlı sabahlar dans küreleriyle başlarmış.

''sakın sen kuşlara uyma'' diyene aldırma.



Nilüfer, Amerika'da yaşayan, mini figürler yapan, yazı stiline hayran hayran baktığım şahane bir kadındı gözümde. Şimdi daha da fazlası.  Çünkü ona ulaşan insanlara yaklaşımı, üslubu öyle naif ki. Sanki  biz kadınların kalbine giden inceliği en çok o biliyor gibi..  Oldu-bittiye getirilen işlerden değil onunki.
Epeydir de gözüm var işlerinde özellikle iğnelerinde. Türkiye'ye tatile geleceklerini öğrenince hemmen bir anne-kız seçiyorum. Bekliyorum, bekliyorum. Bir gün paketim çıkıp geliyor. Açmaya kıyamazsın.İçindekini bildiğin halde nasıl bir şey çıkacağını merak ediyorsun. Önce kuş kurdelalı paketi açıyor, tüy konmuş, mini karton paketin altındaki mavi kağıda sarılmış önce yaldızlı kalbi açmamız gerekecek bir parmak işine girişiyorum. Ta-da bizim kızlar uyuyor. Vakit öğleden sonra. Hepimize, daha çok beni bu kadar kocaman gülümseten, kalbimi kıpırdatan inceliği için Nilüfer'e çay ikram ediyorum: limonlu.
Ben kendiminkine ismini hemen veriyorum. Öyle tanıştıracağım  Bıdık'la. Ne me lazım! '' benim ki kuş senin ki ördek olsun'' der maazallah :))